Zarif bir teselli şiir, umutsuz ruhlar için...TURGAY KANTÜRK Sonuçta, dil denen çamurdan heykeller yaratmaya çabalıyoruz. Yarattığım heykellerin birbirine benzemesi değil, aynı elden çıktıklarını duyumsatması yeter bana, Eğer bunu becerebilirsem mutlu olurum, ama mutluluk kısa süren bir şey. Kendimi bile şaşırtmayı isterdim, ama önce kendimi. Başkalarını şaşırtmak şarlatanların işi... TURGAY KANTÜRK FAL / ENİS BATUR Eşiğine dayanıp seyirdiğim cansız doğa: Bir çingene geldi gece, ellerimi açtı ve uzun, dingin bir yağmur düştü yüzüne: "Her şey geçer sen geçmezsin". Güldüm, katıldım: Bilmem mi kuytudan beslenen yorgun tekliğimi: Ben amansız çatlak, sudan ve çıradan çıkma yangın lehçesi: Her şey geçer ben kalırım. CEKET
Bir ceketin olacakçekip giderken yanına alacağın bir ceket işte eski meski kendi ceketin omuzuna atacağın bir çekiç, bir sürü de çivi cebinde taşıyacağın geçmişin kalacak gerinde birde gözyaşlarınyeniden kendin olacaksın yollar; sana uzanmış kollar bekleyecek seni yolcu olacaksın.
vardığın yerde kapıya en yakın yere bir çivi çakacaksıncebinde bir çekiç, bir çivisi eksilmiş
ceketini asacaksın...YALÇIN ERGİR AYRILIKLAR- BİRLİKTELİKLERAyrılıklarda emek ister birlikteliklerin istediği bigi Kağıt üzerindedir bazı ayrılıklar
Kağıt üzerinde bile değilken bazı birliktelikler Hiçbir yerde yazmayabilir bazı kopmaz ayrılıklar, Her yerde yazarken çoktan kopmuş birliktelikler Silinmez izler kalabilir bazı ayrılıklardan Tek iz kalmazken bazı birlikteliklerden Yalçın Ergir
RENKLER VE DUYGULAR Tatlı serin bir bahar akşamı, canım eve gitmek istemedi, küçük, sıcak bir ev yemekleri lokantasının masalarından birine oturdum, tek başınayım. Etrafımda orta halli insanlar oturuyor. Masalarda, kenarlarda çiçekler, pembe, lila, mor, kırmızı sarı, beyaz… Sanki bir renk meleği avucundaki tüm renkleri , etrafa şöyle bir savurmuş gibi, o kadar doğal, o kadar etkileyici. Nereden geldiği belli olmayan bir ses, Türk sanat müziğinin en bilinen şarkılarını söylüyor. tatlı bir rehavet var , bir avlunun etrafında oturan komşular gibiyiz. Hep olduğu gibi kuru fasulyemi söyledim, kitabımı açtım, okuyorum ama kulağıma ulaşan konuşmalara da ilgisiz kalamıyorum. Konular hep aynı, sorunlar hep bildik, gülümseyerek dinliyorum, duyguları, yakınmaları; mutlu sessiz gülümsemeler, şen kahkahalar, sessiz gözyaşları, insana özgü ne varsa yani.. Akşamım en güzel saatlerinde bir araya gelmiş olan bu insanları birleştiren bir şey var, burada herkes duygusunu coşkuyla yaşıyor, müzikten mi , bahardan mı, renklerden mi bilinmez. Duvarda asılmış resimlerde, tıpkı bu lokantadaki insanlar gibi rasgele dizilmişler, ama onları da kaynaştıran duygular, renkler var. Hep merak etmişimdir, o resmi alan kişinin kriteri ne, ne düşünür alırken, ne hissettirmiştir o resim ona, sorsam mı, mavi önlüklü kızıl saçlı kadına? Birazdan belki sorarım. Yan masadan gelen acıklı fısıltı daha çok ilgimi çekmişti, yumuşacık fısıltılarla kadın, adama hissettiği sevgiyi anlatmaya çalışıyordu, fısıltılarında kırmızı bir çığlık gizliydi, kendiside yaşadığı duygudan korkuyordu ve biliyordu ki, sevgisini olduğu gibi ortaya koyarsa adam ürkecekti, sevgiden ürkmek…? Ne tuhaf ama gerçek , artık çağımızın insanı sevgiden korkuyor, bir insanı sevmekten ve bir insan tarafından sevilmekten. Duvardaki resim ne kadar teknik hatalarla dolu olsa da, samimi fırça darbeleri beni etkiledi, ressamı oldukça romantik olmalı, yada seviyordur belki kim bilir. Böyle korkak fısıltılarla da olsa söyleyemeyecek, korkuyor, sevmekten mi korkuyor, karşıdakinin sevilmekten korkup, uzaklaşacağından mı, ne dersiniz? Resim bu konuda biraz ipucu veriyor, fondaki sarılarla karışık pastel pembelere giderek griler karışıyor, resmin dördüncü planında korku iyice ortaya çıkmış, sert fırça darbeleriyle kahverengiler dans ediyor. Yanımdaki masada gençler gün boyu beraber çektirdikleri fotoğraflara bakıyorlar bir ekrandan; kıkırdamalar, aaa burnum güzel çıkmamış, saçım yüzüme gelmiş cümleleri uçuşuyor kıkırdamaların arasından. Onları izlediğimi fark edince, biraz mahcup, gülen bakışlarla bakıyorlar bana bir an, ama hemen kendi dünyalarına dönüyorlar. Onlar kadar kaygısız olmalı diye düşünecekken vazgeçiyorum, onlarda kendilerine göre büyük kaygılar yaşıyorlar. Arkalarındaki vazoda çiçekler resmiyle bütünleşmişler sanki, mor sümbüllü beyaz bir vazo, vazonun deseni yine mor sümbüller, ne çok severdim çocukken bahçe duvarında saltanat süren mor salkımları. Resimdeki morların arasında inanılmaz uyumlu, canlı yeşiller var, belli ki hazır bir renk değil, ressamı özene bezene kendisi hazırlamış,yeşili çözmüş anlayacağınız. Bir hocamız vardı, renkleri çözün önce derdi ve yeşili çözdüğünüzde ustalaşmışsınızdır, karşımda ustaca çözülmüş bir yeşil vardı, gençlerin gülüşmelerinin yansıması gibi, içimden ressama sevgilerimi gönderiyorum, bazen sadece böyle bir sevgi gönderisi için bile resim yapmalı diyorum. Gençlerin an’ı yaşamasına da hayran oldum , arkamdaki masada gelecek kaygılarını paylaşan güzel kadınların tam tersine. Güzellik kadında dikkati çeken ilk özellikmiş, önce güzelliği, sonra zekası, eğitimi, kültürü konuşması falan, benim gibi kuru fasulye yiyen bu iki güzel kadın neden bu kadar endişeli acaba diyerek iyice kulak kabarttım konuşmalarına,’’ benim için ne hissediyor bilemiyorum, anlayamıyorum bir türlü ‘’diyordu kırmızı ayakkabılı olan, ‘’ama artık rahat etmek istiyorum, galiba sevgi ikinci planda olsa da önemli değil.’’ Çok düşünmedi kırmızı ceketli kadın ‘’ben kabul edemem sevgisizliği ‘’dedi,’’ bir evim birde emekli maaşım var, seninde öyle, koşullarımız aynı ama ben daha çok rahatlık uğruna sevgiden vazgeçemem’’. Tam yanındaki mavi resim gibiydi kadın, mavinin neredeyse tüm tonlarının dans ettiği bu tuvalde de sevgi vardı. Soyuttu, rahat anlaşılmıyordu ama sevgiyi derinden ifade ediyordu, okyanus mavisi, akdeniz mavisi, sis mavisi, kar mavisi sizi hemen içine çekiyor, başınızdan aşağı tüpler dolusu sevgi boşaltıyordu. Kuru fasulye gerçekten çok güzel, kırmızıdan turuncuya doğru değişen harika canlı renkte suyunun içinde parlak uçuk turuncu fasulyeler , enfes. Her masadaki konuşmada kendimden bir şeyler buldum, her korkuda , endişede, mutluluk anında, kahkahada, kuru fasulyenin renklerinde hep benden bir şeyler vardı, insandık hepimiz, ve hissedilenler o kadar insancaydı ki. Her duygunun resmi, renkleri çok güzeldi. Sevgi korkusunun rengini ise hiç sevmedim, hiç kullanmadım,paletimde yer almadı o çamur grisi renk. Ama varlığını görüyorum, insanlar sevgiden korkuyor, sevmekten korkuyor, sevilmekten korkuyor. Rahatlık, üzülerek söylüyorum ki maddi rahatlık, maddi güven her şeyin ötesinde önem taşıyor olmuş, ne zaman yitirdik yüreğimizin en güzel rengini, nerede Akdeniz mavisi? REHAVETLİ BİR YAZ YAZISI Bu yaz Ankara’dayım, iki yıldır planladığım kitabımı yazmaya başladım. Hedef koydum kendime, yılbaşında bitireceğim. Günde en az 6 saat yazıyorum, gece yatağıma girdiğimde, klavye, tuşlar, harfler ve parmaklarım uzunca süre kalıyor gözlerimin önünde . Ankara çevresine yaptığım küçük gezilerime devam ediyorum. Sarıyar barajında çok güzel bir tekne gezisi yaptık Tempo Tur la, Hamamönü’nde çay keyfi, Ankara kalesinde, Çıkrıkçılar yokuşunda fotoğraf çekimleri ve akşamları açık hava sineması keyfi. Benim işim keyif yapmak derken kastettiğim bu işte. Bu akşam Sevgili arkadaşım Fırça Sanat Galerisinin sahibi Semra Sancak’la Cermodern’de Körlük filmine gidiyoruz. Okuma kulübümde uzun uzun tartıştığım bir kitabın filmini görmek ilginç olacak. İnsani değerleri sorgulayan bu kitabın nasıl filme alındığını çok merak ediyorum. Karum’un çimlerindeki yazlık sinemada Selvi Boylum Al Yazmalım’ı izledik geçen hafta. Güzelim Ankara yaz geceleri, tatlı serin, tıpkı koca bir bardak buzlu limonata gibi. Aramızda filmi ilk defa izleyenler vardı, ben onlara hayret ediyordum, onlar filme, hiç bu kadar iyi film beklemiyorduk dediler. Ben Selvi Boylum Al Yazmalımda, en iyi karakterin hep Ahmet Mekin olduğunu düşünmüşümdür. Film bir klasik olduysa, Kadir-Türkan aşkından değil, Ahmet Mekin’dendir. Oyunculuğu muhteşem ve o karakterdeki bir adam, sanırım birçok kadının hayali. Mesela benim, o derece yürekli bir adam, o derece dürüst, sahip çıkan ama esir almayan… Aman bu konu tehlikeli hiç girmemek lazım. Tabi yazarı unutmamak gerek, Cengiz Aytmatov’un bu sıradışı, sevgiyi anlamaya , anlatmaya çalışan öyküsü çok güzel, sevgiyi sorgulamak, çok başarılı. Yazları hep yaptığım gibi atölyemi toparlıyorum. Dün atılsın diye kapıya koyduklarımı almak için belediye özel bir araç göndermeli. Ne çok biriktiriyoruz, küçücük şeylere ne çok anlamlar yüklüyoruz, nasılda gözümüzde büyütüyoruz bir fotoğrafı, bir anlamsız uğur böceğini, bir taşı. Attım hepsini, gerçek anlam benim duygularımda, bende yaşattıklarında, bana verdiklerinde. Eğer yüreğimde bir iz bırakmamışsa, objeler saklamanın ne anlamı olabilir ki? İstiflemek hayatımıza yük sadece, özgürlüğümüzü kısıtlayan, o halde istiflemeyin, atın gitsin. Böyle taşınır gibi toparlanmanın en güzel yanı karşınıza çoktan unutulmuş tatlı şeylerin çıkması. Ben şiirlerimi buldum, kimi çocuksu, kimi acemi, kimi çok duygulu, kaygılı. Aklıma geldiği anda rastgele sayfalara yazmışım. Çok sevindim. Güzel dostları hatırladım, güzel anları, ne tatlı şeyler yaşamışım, teşekkürler hayat. Ve yazmakta olduğum kitabımda kullanabilirim bu şiirlerden bazılarını, hatta en güzel duygularıma eşlik edenleri hemen sizinle paylaşayım. AYDINLIK ADAMA Sana yazmanın ne güzel olduğunu unutmuşum, Bu derin, sakin, korkusuz uykuları da. Uykumda gülümsediğimi hissediyorum Bu çok tatlı bir duygu. Korkmuyorum artık. Geçirdiğim günlerin dinginliğini seviyorum. Sana hiç yazmadan Seni hiç aramadan Seni hiç kimseyle paylaşmadan Seninle tamamen kopuk Seni sevmeyi seviyorum. 1996 Ankara Bu şiirde sözü geçen çok sevgili arkadaşım, hayatımın en zor dönemlerinde yanımda olmuştu, onu hatırlamak dünyanın en güzel duygusu olmalı, o zaman gmsanat yoktu, ona yazardım. Ve hepimizin yaşadığı bekleme anı, kim bilir neyi bekliyordum, hatırlayamadım ama güzel bir şeydi sanırım. BEKLEMEK Sen bana gelecek zaman bulasın diye Akşamı en kocaman fırçamla Gün ışığına boyuyorum. Çabuk olmalıyım, Gecenin kuzguni siyahına turuncum yetmezse, Gücüm yetmezse. Akşam geceye dönerken Yüreğimde umut, bileğimde güç tükenir, Gecenin siyahına yetmez renklerim. Önce sessizlik çöker, Sonra gece. Yenik düşerim. Elimde kalan gün ışığına bulanmış bir akşamüstü, Yüreğimdeki is rengi. Her yer siyah, simsiyah. Ve… Beklerim siyahın gücünün tükeneceği anı 1999 Ankara Sevgi ve günışığı renkleri hep sizinle olsun. Lale Ataman 
Marcel Proust'u tartışırken ne yiyoruz biliyor musunuz? Nevin arkadaşımızın bizim için yaptığı çikolatalı mus,ama bu Marcel Proust'un hizmetçisi Françoise 'nin yaptığı Mus; tarifi 'Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir ' adlı kitaptan alınma,çok heyecanlandık, sanki Swanların sofrasındaydık ;) Marcel Proust
Marcel Proust bilgeliğe varmak için iki yöntem olduğunu söyler,bir öğretmen sayesinde ,acı çekmeden varılan bilgelik ve hayat sayesinde acı çekerek varılan bilgelik,ona göre ikinci yöntem daha üstündür,bir sorunla karşılaşıncaya,bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye,acı çekmeye başlayıncaya kadar her şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmayız.Proust, neden okumamız gerektiğini şöyle anlatıyor: Zaman geçirmek için,yalnızca meraktan,yada yazarın neler hissettiğini öğrenmek için duyduğumuz istek yüzünden değil,’’ insanın kendi içinde neler hissettiğini anlaması için,bir ustanın hissettiklerini kendinde yeniden yaratmasından daha iyi bir yol ‘’ olmadığı için.Başkalarının kitaplarını,kendi hissettiklerimizi anlamak için okumalıyız.Bir yazarın düşüncelerinin yardımıylada olsa,okurken kendi düşüncelerimizi geliştirebilirizOkumak yararlıdır,çünkü okumak,derinlerimizde kilitli tuttuğumuz ve kendi başımıza ulaşamadığımız yerlere sihirli anahtarımızla girmemizi sağlayan,ateşleyici bir etki yaratır.Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur.Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca.Okuyucunun,okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması,kitabın gerçekliğinin bir kanıtıdır. Erendiz Atasü ile Bir gün...  Çok sevdiğim bir okuma grubum var, ’’Ekin Yazın Dostları’’ , her ay bir kitap okuyoruz, sonra toplanıp o kitabı, yazarını, yaşadığı zaman dilimini, ülkesini tanıyor ve tartışıyoruz, bilgi alışverişi yapıyoruz, kitabın bize kattıklarını paylaşıyor ve çoğaltıyoruz. Bu ay Erendiz Atasü okuduk, Hayatın En Mutlu An ı; ve yazarımızda bize konuk oldu, Ben çok sevdiğim kitapların yazarlarıyla tanışmaktan korkarım, yazarla iyi bir iletişim kuramazsam, hayal kırıklığına uğrarsam, kitaplarını okuyamıyorum bir daha maalesef. Çalan kapıyı ürkek açtım bu nedenle, ama Erendiz hanımla ilk göz göze gelmemizde sevdim.Sakin, yalın bir insan. Sanki çocukluğumda, beni kucağına oturtup kitap okumuş gibi, öylesine sevdim. Her yazı bir meydan okumadır’’ diyerek başladık, Hayatın en Mutlu Anı’nı konuşmaya, neydi hayatın en mutlu anı? Kitapta genç bir kızın,cezaevindeki sevgilisinin gözlerine bir anlık bakışıydı. Bir an sevdiği adamla göz göze gelmişti ve dünyanın en mutlu kızı olmuştu, uçuyordu sevinçten. Kendi anlarımızı düşündük, hepimizin en mutlu anının bir ortak yanı vardı: göz göze gelmek, yeni doğmuş bebeğinizle, mezuniyet törenindeki oğlunuzla, sevdiğiniz kişiyle, ormanda bir sincapla… göz göze gelmek ne çok önemliymiş. Kitaptaki öykülerin içinde’ Kabulleniş’ diğerlerine göre biraz daha parlamış,hepimiz aynı fikirdeydik.Duyguların en az olduğu,bilincimin ön planda yer aldığı öyküde,Türkiye’nin içinde olduğu durumu anlatmak istedim dedi. Bir Yaş Dönemi Rüyası’nda kendisinden bir şeyler olduğu açık,bu çok doğal dedi,’’kendime eleştirel bakmak,anlamaya çalışmak… O zamanda zaten insanı anlamaya yaklaşıyorsun. Toplumsal duyarlıktan kişisel analize yeni dönüşülüyor, anlamak gerek, kendi derdini bir insanlık derdi olarak anlatabilmek önemli, öyküdeki ve gerçek hayattaki erkekler kötü değil, erkekler öyle zaten , herkes kendi içinde iyidir, kötüdür, başka insanlarla karşılaşınca, bu iyilik ve kötülük kavramı değişebilir.’’ Üzerinde en çok akademik araştırma yapılan çağdaş yazarımız Erendiz Atasü, dünyayı ele geçiren kültürsüzlük nedeniyle kitap bastıramayacağı günlerin geleceğine inanıyor. Nasıl yazıyorsunuz diye sorduğumuzda ‘’ ilham içime konu, tema ve biçimiyle birlikte doğar dedi,’’içimde olgunlaşır,bazen kolay yazarım,bazen uğraşmam gerekir. 25 yıldır yazıyorum, insanların ses tonlarına,kendilerini ifade edişlerine çok dikkat ederim, bu kendiliğinden olur, ruh hallerini sezebiliyorum, bu da çok mutluluk verici bir şey değil.’’ ‘’Balkan Saati’’ öyküsünü Sanat Edebiyat dergisine götürür,derginin yönetmeni ona -yaptıklarını saklayanlar ancak gelişmemiş insanlardır- der ve peşinden diğer öyküler gelir’’.Kadınlar da Vardır’’ daha dosya halindeyken ödül alır. Öykü diyor esinle yazılabilir, ama roman öyle değil, roman, esin, hayatın birikimi ve gücüyle yazılır. ‘’Bağışıklı Yetmezliği’’ öyküsünde eski sevgiliye dönüşü anlatıyor. Eski sevgiliyle neden olmazı konuşuyoruz ve mutlu sonla bitirseydiniz keşke diyoruz, o ise ‘’ gönlüm mutlu son yazmak istedi ama aklım bunun olmayacağını söyledi, eski sevgiliyle yıllar sonra mutlu olunur mu? Bu yeniden deneme, içimizdeki yarım kalmışlık duygusunun yaşattığı bir yanılsamadır. Belleğin bizi nasıl aldatabileceğini düşünüyorum,yıllar sonra yarım kalan bir gençlik aşkı ne kadar önemli olabiliyor.’’ Eleştiri yazılarını sorduğumuzda, eleştirmen değilim dedi,’’Beni etkileyen bir kitabın,vasat ortamlarda anlaşılmayacağını düşünmüşsem yazıyorum. Hiç kimseyi karalamam, zaten bu duyguyu veren kitap hakkında yazmam . Estetik, artistik ve temel bakımdan eleştiri yazarım. Dünyada sanat ve edebiyat iyi bir yere gitmiyor.Bilinçli okur yetişmiyor ve asıl kötü olan, yazılan ve hemen unutulan fantastik roman akımı var.’’ ‘’ İnsanımız yazmaya meraklı ama okumaya değil,okumadığı için kendi yazdığına vakıf değil’’ Bu söz çok vurucuydu, artık her yerde, neredeyse sadece yazarak kendimizi ifade etmeye çalıştığımızı düşününce, kitabımı okumaya başladım hemen kendime gülümseyerek. Zaten kitabımı resim yapmak için bırakmıştım.
Teşekkür ederiz...

Hem kitap okuma günümüz,hem yılbaşı partimiz :) çok kitap okuyabileceğimiz ,mutlu yıllar 
Lawrwnce Durrell ve iskenderiye Dörtlüsü ' nü sunarken,hayatımda okuduğum en iyi romanlardan biri,ölmeden önce okumanız gerekenlerden.
Lawrence Durrell güçlü bir yazar olarak en önemli adımını Justine ile attı. Yazar, ilk cildini (Justine) 1957 yılında yayımladığı ve diğer üç cildini de (Balthazar, Mountolive ve Clea) 1960'a kadar tamamladığı 'İskenderiye Dörtlüsü' ile kült yazar mertebesine ulaştı! Akşit Göktürk, Justine'in Türkçe basımı için kaleme aldığı sunuş yazısında eserin dünya edebiyat tarihi için önemini şu sözlerle anlatır: "Lawrence Durrell, romanı bir biçim sorunu olarak ele alışı, insanın iç yaşantısını birçok boyutuyla dile getirme çabası, göz önüne serdiği tikel yaşam kesitleri ardında evrensel bir anlam gözetmesi yönünden, dünya romanının geçmiş büyük ustalarını andırır. Lawrence Durrell, İskenderiye dörtlüsü, 4.kitap Clea ‘ dan Che face … il gran rifiuto Gelip bulur bazı insanları,o büyük evet Yada büyük hayır ı söyleyecekleri Bir gün.hemen belli olur kendi içinde Evet’ i Hazır bulunduran insan,ve söyleyerek onuOnuruna onur katar ve inancı pekişir.Pişman olmaz Hayır diyen.Hayır derdi yine Bir daha sorsalar.ama yiyip bitirir onu O Hayır –o doğru Hayır- ömür boyuncaKonstantinos Kavafis 
Osman Hamdi Bey,hepimiz tanıdığımız sanırız,topkapı sarayına kadar gidipde onun yaptırdığı müzeyi kaç kişi gezmiştir,oğlumun adaşı Emre Caner ' e teşekkür ederim,kitaptan bir tek cümle alıyorum buraya,Osman Hamdi Bey 'i tanımanız ve kitabı okumanız içimO kadar büyük adımlar atıyordu ki,dost düşman herkes onun başarısını takdir ediyordu.KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ’ TABLOSUNA BAKIŞDüşünün ki,2m 23cm boyundaki tablonun karşındasınız.Bu tablo gerçekte yaratıcısı Osman Hamdi’nin yaşam öyküsüdür.Orta yaşa gelmiş bir adamın dönüp hayatına bakması,sorgulamasıdır. Tablodaki terbiyeci kendisidir,artık sakalları ağarmaya başlamış,hafiften kamburu çıkmış.Yerde sakin sakin kendilerine verilen otları yiyen kaplumbağalar,elinde eğitimde kullandığı ney,boynunda ceza sopası.Eğitim için ney’i kullanması ,bu içli müzik aletini seçmesi,ondaki ince ruhun,duygusallığın simgesidir beklide.Yüzünde hem bir baba şevkati,hem katı bir öğretmen bakışı,ama kaplumbağalar öğrenmeye pek hevesli değiller,uzaklaşmaya başlayanlar bile var,terbiyecininse sabırlı olmaktan başka çaresi yoktur. Emre Caner Osman Hamdi Bey’in romanında şöyle der : ‘batılılaştırmaya çalıştığı muhafazakar bir toplumda eğitici rolü oynamak,gerçekten iğneyle kuyu kazmaya benziyordu’. Osman Hamdi bu tablonun baş yapıtı olduğunun farkındaydı,resmi görenler ise, ne anlatıldığını anlayamamışlardı,kaplumbağa terbiyecisi diye bir meslek var mıydı?Osman Hamdi de o dönemde kimsenin bilmediği meslekler yapmamış mıydı? Ressam,müze müdürü,arkeolog. İlk Türk bilimsel kazılarını başlatan Osman Hamdi dir,Hatuşaş,Boğazköy kazısını o başlatmıştır,1883 de kazılarda çıkan tarihi eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayan yasayı hazırlar.Sadece bu yasanın çıkarılmasını sağlaması bile onun vizyonunu anlatmaya yeter. İlk müzecilik,arkeolojik eserlerin kaydedilmesi,korunması ve sergilenmesi yine Osman Hamdi ‘in zekası,eğitimi ve vizyonunun eserleridir. O kadar büyük işler başarmıştı ki,dostlarıda,düşmanlarıda onu ayakta alkışlıyoru. Emre Caner’e çok teşekkür ediyorum,bizlere bu olağanüstü adamı tanıttığı için,Topkapı Sarayına gidenlere,Osman Hamdi nin yaptırdığı çinili müzeyi gezmelerini öneriyorum,bir tek insanın,ne büyük işler yapabileceğinin kanıtı olan müzeyi. Aslında bir resme veya bir sanat eserine bakarken,yaratıcısının ruhuna bakıyorsunuz demektir.Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuna birde bu bilgiler ışığında bakın şimdi. Sanat hep hayatımızın içinde olsun. Lale Ataman
Herman Hesse Narziss ve GoldmundHaytımda okuduğum en iyi kitaplardan biri.Kitaptan alıntılar: Senin de beni sevdiğinin farkındaydım,ama o gururla bir gün gelip bunu bana söyleyeceğini hiç ummamıştım doğrusu.Sokak ve kentin değişmiş yabancı bir yüzle gözlerinin içinde baktığını gördü ansızın,yüreğimiz kendilerine veda eder etmez alışılmış nesnelerin takındığı bir yüzdü bu.Akla gelebilecek en kesin bir belirginlik ve biçimle donatılmış şeyin nasıl olup da insan ruhu üzerinde,somutluktan alabildiğine uzak ve biçimden alabildiğine yoksun bir nesneninkine benzer etki uyandırabileceğine akıl erdiremiyordu. Sözcüklerin sevgide ne işi vardı,en iyisi susmak değimliydiBazen bir türlü anlamak istemedin beni,genellikle bir keçi gibi inatçılık gösterdin,direttin,her vakit kolay olmadı sana kimi şeyleri anlatmam,çoğu zaman seni kırmak,üzmek zorunda kaldım,seni uyandırmam gerekiyordu,çünkü uyuyordun. 'Annesiz insan nasıl sevebilir? Nasıl ölebilir?
|